Nasıl Dirençli Olunur?
Birlikte düşünmek için bir soru : “Yılmazlık” nasıl oluşur?

Bir arkadaşım, neden tuttuğunu koparan birisi olduğu üzerine öz analiz yaparken, şunları anlatmıştı: “Babam hiçbir zaman istediğim şeylere kolaylıkla evet diyen biri olmadı. Benim iki seçeneğim vardı. Ya kabullenip istediğim şeyi yapmaktan vazgeçecektim ya da istediğimin olması için ısrarlı olup pek çok yol deneyecektim. Israrcı olmayı seçtiğim için mutluyum.”
Çocuklara yılmazlık nasıl öğretilir? Yani, “zorluklara rağmen hedefine sadık kalma, ısrarla çabalamaya devam etme, başarılı olmak için pek çok defa başarısız olmanın normal olduğunu kabul etme, düştüğünde kolay kalkabilme” becerilerini geliştirmelerine nasıl yardım edilir? İş dünyasında buna “Resiliance” “Yılmazlık veya Dirençlilik” deniyor. Türkçeye “Çabuk iyileşme” veya “Psikolojik sağlamlık” diye çevrilmesi de mümkün.
Başarmak, başaramamaya defalarca razı olabilmek ve çabalamaya devam etmekten geçiyor. Tüm ömrünü keşfetme güdüsüyle geçirmiş, icatlarıyla yaşadığı yüzyıla yön vermiş Edison’un meşhur sözü ihtiyacımız olan ruhu gösteriyor. Evet 10.000 deneme yapmış olabilirim ama başarısız olmadım, 10.000 tane işe yaramayan yol buldum. Başaramadığını düşünen insanların birçoğu maalesef başarmaya ne kadar yakın olduklarının farkına varmadan pes ediyorlar.
Bizden biriyle devam edelim. Önce kendinize bir sorar mısınız? İnandığınız bir şeyin peşinden giderken bir kapıyı en fazla kaç kez veya en fazla kaç kapı çalardınız?
Öğretmen bir anne babanın Malatya’nın birleştirilmiş bir köy ilkokulunda hayata başlayan oğlu olan Eren Bali’nin yani Udemy’nin kurucusunun başarı hikayesi ilham verici. Udemy harika bir online eğitim platformu ve bugün kendi sektöründe dünya çapında sayılı aktörlerden biri. Eren Bali ve ortakları, projelerine fon aramak için Amerika’daki Silikon Vadisine gidiyorlar. Fikrine inanan herkes gibi onlar da kolayca yatırımcı bulacaklarına inanıyorlar ama realite öyle olmuyor. Tam 57 farklı yatırımcıdan red cevabı alıyorlar. 58. ise 1 milyon dolar fon toplamalarına yardımcı oluyor. 57 kez “bu defa tamam” diye düşünüp kendini motive ederek, fikri senin için kritik birilerine projeni sunup, 57 kez “olmaz bu iş” cevabını aldığımızda, acaba kaçımız 58. kapıyı çalar?
Burada sihir, başarıya giden yolda, “başarısızlığa razı olma direncimizi” yükseltmekten geçiyor. Başarısızlık sürecin önemli bir parçasıdır. Herkes başarısız olur. Başarısız olmak bir son değildir. Çevremizdekiler başarısız olduğunda “Bu defa değilmiş” veya “Demek henüz vakti gelmemiş” ya da “Demek ki parlayacağı yeri henüz bulamamış” diye düşünmek bizi ve konuyu bu şekilde yorumladığımızı duyan çocuğumuzu doğru yöne çevirecektir.
İş ortamında da benzer bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Boyutuna ve oluşumuna bakmaksızın her başarısızlığı orantısız cezalandırmak hem risk alma korkusunu yükseltecek hem yaratıcılığı baskılayacak hem de başarmak için tekrar deneme arzusunun katili olacaktır.
Elbette önemli olan sadece başarmak için ısrarcı olmak değildir. Tam bu noktada “4 aşamalı başarı modeline” değinmek gerekiyor. İşler tam istediğimiz gibi gitmediğinde, yıkılmadan şapkamızı masaya koyup, ne olup bittiğinin sağlam bir analizini yapmak gerekir. Model basit ama çok etkilidir.
Bazen başarısızlığı öyle bir yorumlarsınız ki uzun vadede ilk seferde başarılı olmaktan çok daha verimli sonuçlar alırsınız. Çalışma arkadaşlarınıza veya çocuğunuza “Dirençli” olma konusunda destek olmak mı istiyorsunuz, başarısızlığı, başarılı bir şekilde analiz etmeye yönelin.
“4 Aşamalı Başarı Modeli”
- Ne istediğine karar vermek
- O şeyi yapmak
- Olan şeylere dikkat etmek
- İstenilen sonuç elde edilene kadar yapılan şeyi değiştirmek
Bu analizi en doğru şekilde yapmaya yardımcı olması açısından “insanlar neyi ne için yapar?” sorusunun cevabını vermeye çalışan bir teoriyle devam edelim :
Amerikalı sosyal psikolog Bernard Weiner, Avusturyalı psikolog Fritz Heider’in “Atıf Kuramı” üzerine oturttuğu “Kontrol Odağı” teorisiyle, motivasyonun psikolojisine çok büyük katkı yapmıştır. Teori, akademik başarı ve başarısızlığın, duygusal ve motivasyonel unsurlarını açıklamaya çalışır.
Kontrol Odağı teorisine göre hepimiz çevremizdeki olayları bir düzene sokma çabasıyla sürekli kafamızda yorumlar yapıyoruz. Durmaksızın başarının ve başarısızlığın nedenlerini analiz ediyoruz. Temelde önemli 3 soru soruyoruz: İçsel miydi dışsal mıydı? Değişken miydi, zor mu değişirdi? Ve son olarak kontrolümde miydi, kontrolüm dışında mı?
Sonuçta durumu yetenek, çaba, işin zorluğu ve şans olarak 4 temel faktöre bağlıyoruz.
| İçsel / Dışsal | Değişken / Zor Değişir | Kontrolümde / Kontrolüm Dışı | |
| Yetenek | İçsel | Zor Değişir | Kontrolüm dışında |
| Çaba | İçsel | Değişken | Kontrolümde |
| İşin Zorluğu | Dışsal | Zor Değişir | Kontrolüm dışında |
| Şans | Dışsal | Değişken | Kontrolüm dışında |
Sebepleri neye bağladığımız, gelecekteki başarı ve başarısızlıklarımızı doğrudan etkiliyor. Özet bir yorum yaparsak, İçsel, değişken ve kontrolümüzde olan tek faktör “Çaba”. Başarı veya başarısızlığı ne kadar kontrolümüzde ve çabamıza bağlı algılarsak, bir sonraki sefere elimizden gelenin en iyisini yapmak konusunda o kadar motive oluyoruz. Bu da bizi “Yılmazlığa” götürüyor.
“Bu defa başarısız olmuş olabilirim. Ancak bir dahakine daha çok çabalar, koşulları daha iyi değerlendirir, neyin daha iyi sonuç getireceğini anlar ve gereken değişiklikleri yaparsam daha iyisini yapabilirim” inancıyla birleşiyor. (bakınız 4 aşamalı başarı modeli)
Peki “Yetenek” mi üstündür yoksa “Azim ve Çalışkanlık” mı?
Annem öğretmen okulunda “Bize zeki değil, çalışkan öğrenci lazım” diyen bir öğretmenini bugün hala saygıyla anar. Doğan Cüceloğlu’nun “başarı ve galibiyet üstüne düşünürken” başlıklı yazısında, akıcı bir matematikle anlattığı hikâyenin mesajına tam olarak katılmamak elde değil. http://www.dogancuceloglu.net/yazilar/857/basari-ve-galibiyet-ustune-dusunurken/
John Wooden takımını on iki yıl içinde on kez şampiyon yapmış efsanevi bir basket koçudur. Kendisi altı kez Yılın Basket Koçu seçilmiş, takımı hiç yenilmeden 88 oyun kazanarak rekor kırmış, yine kendisi “20. yüzyılın koçu” ünvanına layık görülmüştür. Başarısının sırrı üzerine kendi değerlendirmesinden bir parça şöyle:
“Kendimi bir “oyun” koçu olarak çok başarılı bulmuyorum ama iş antrenmanlara geldi mi, benden iyi koç yoktur! Ve antrenmanlar, şampiyonlukların kazanıldığı yerlerdir.”
Ve başarıyı şöyle tanımlıyor : “Başarı, olabileceğinin en iyisi olabilmek için, elinizden gelenin en iyisini yapmış olmanın verdiği huzur ve tatmindir.” ( John Wooden )
Peki siz takımınıza hangi öğrenciyi alırdınız? Doğuştan üstün yetenekli ama ortalama bir çalışmaya razı olanı mı? Yoksa ortalama bir yetenekle doğmuş ama sıkı çalışma temposunu benimseyeni mi?
“Psikolojik Sağlamlık” kavramını da dahil etmek gerekiyor.
İnsan türünün fabrika ayarları başaramamaya karşı çok dirençli. Aksi halde ilk denemelerinden sonra bebeklerin yürüme çalışmalarını bırakması gerekirdi. Beceriksiz yürüdüğü için utanç duyan bir bebek düşünebiliyor musunuz? Ya da başkalarının ne düşüneceğinden endişe ettiği için konuşma denemelerini bırakanını? Ancak zamanla doğamız değişmeye başlıyor? Bir insan için “doğrular, yanlışlar, olmalılar, olmamalılar’la tüm yargılamalar” ile “utanç, korku ve endişe” hep öğrenilmiş duygular. Zamanla tecrübemiz arttıkça başaramama konusunda kırılganlığımız artıyor.
Sosyal varlıklarız. İhtiyaçlarımız evrensel. Hepimiz beğenilmek, sevilmek, ait olmak istiyoruz, onaylanmaya ihtiyacımız var. Özgüvenimiz başkalarından ve onların bizimle ilgili düşüncelerinden etkileniyor. Çevrenin onayından bahsettiğimizde içinde yaşanılan kültürün rolü öne çıkıyor. Toplumdaki değerler, genel yargılar, buna göre yorumlanan doğrular, yanlışlar, iletişim tarzları, toplumun bireyden beklentileri.…
“Psikolojik Sağlamlık” için kişinin çevresinden etkilenmek konusunda ölçüyü doğru tespit etmesi gerekiyor. Psikolojik olarak olgun bir bireyin, kendi ile barışık, sorumluluk alan, özerkliğini elde etmiş, orijinal olmaktan korkmayan, başkalarıyla bağ kurma ihtiyacını sahiplenmekle birlikte başkalarından farklı olmaya da hakkı olduğunu hisseden bir birey olması bekleniyor.
Biraz da “Kurban Psikolojisi” ve “Mağduriyet Kültürü” konuşalım.
Başımıza kötü bir şey geldiğinde; kırılgan, zayıf ve ilgiye muhtaç hissederiz. Çevremizden ilgi alırız ve kendimizi önemli hissederiz. Bu mekanizma başlarda yani toparlanana kadar kişinin kendini daha rahat ve desteklenmiş hissetmesi için gereklidir. Ancak bu hislere kendimizi kaptırır, “kurban kimliği” benimser ve her durumda kendimizi “Mağdur” hissetmeye başlarsak, işler sarpa sarmış demektir. Kurban durumunun kişiye yapışıp kalması durumunda kişi, sorumluluk almadan yaşamaya başlar. Her sorunun arkasında mutlak bir başka etken vardır ve her nasılsa kişinin bunu değiştirmeye gücü yetmemektedir. Oysa başarının anahtarı bahanelerin arkasına gizlenmeden, zorluklara rağmen ısrarla ilerlemek ve değiştirebileceği şeylerin peşine düşmektir. Kurban psikolojisi bunun önündeki en büyük engellerden biridir.
Elbette birey, toplum ilişkisi iki yönlüdür. Toplum ortalamasının psikolojik sağlamlığı yüksek bir toplumda yaşıyorsanız şanslısınız. Bir yola çıktığınızda daha az direnç ve daha çok destek göreceksiniz. Ancak elbette bunun aksi de mümkün.

Filipinli aktivist/yazar Ninotchka Rosca tarafından kullanılıp, popüler olmuş “Yengeç Sepeti” kavramını duymuş olabilirsiniz.
“Yengeç Sepeti Sendromu” dediğimiz, “Bende yoksa sende de olmasın.”, “Ben başaramıyorsam, sen de başarama.” anlayışını ifade ediyor. Yengeç sepetinde olanlar toplumsal meseleyi çok güzel resmediyor. Bir yengeç bir sepete konduğunda kendi çabasıyla sepetten çıkmayı becerebiliyor. Sepete birden fazla yengeç konduğunda, sepetten tek tek çıkmalarını, hatta birbirlerinin üstüne basarak sepeti daha kolay ve hızlı terk etmelerini beklenebilir. Ancak öyle olmuyor. Dışarı çıkmaya çalışan yengeç diğerleri tarafından çekilerek engelleniyor. Maalesef sonunda hiçbir yengeç dışarı çıkamıyor. Bunu bilen balıkçılar, sepette yeteri kadar yengeç varsa, sepetin üstünü örtme zahmetine bile girmiyor.
Açıklama bilinç üstünde değil ama bilinçaltında yatıyor : Ben başaramadım, o da başaramamalı. Çünkü eğer aynı koşullarda olmamıza rağmen o başarmışsa benim başaramamamın sebebi dış koşullar değil de ben olabilirim. Bunu farkına varmam acı verir, yüzleşmesi kolay değil. Psikolojik olarak en kolay savunma, aslında onun da başaramadığı veya başaramayacağını kendime ve herkese göstermemdir. Kendimle sahici ama acı verici bir şekilde yüzleşmek yerine, kurban psikolojisi ve mağduriyet kültürü ile koşullarımı ve diğer insanları suçlayabilirim. Bu durum beni sorumluluktan alıkoyar. “Sorumlu veya suçlu değilim”, “Kader kurbanıyım” “Koşullar farklı olsaydı neler yapabilirdim ama işte kısmet!” demek daha kolaydır ve gerginliğimi azaltır. Karşımdakinin başarıyor olması ise aksine tüm savunmamı derinden sarsacaktır.
“Negatif eleştiri” korkmuş insanların değişimden kendilerini korumak için kullandıkları bir çeşit savunma metodudur.
Bunu sadece psikolojik düzeyde hasta olanların veya kötü niyetli saydığımız insanların yaptığını düşünmek doğru olmaz. Freud’dan beri biliyoruz ki, insan bilinçli çaba göstermezse aldığını veriyor (Tekrarlama zorlantısı). Bize yapıldığında acı da vermiş olsa aynısını yapmaya meyilliyiz. Biri bize bir iş planından bahsettiğinde, karşımızdakinin nasıl başarabileceği üzerine kafa yorarak duygusal destek vermek, projenin iyi düşünülmüş yerlerine odaklanıp takdir etmek veya geliştirici geribildirim yapmak yerine enerjimizin önemli bir kısmını riskler, olumsuzluklar ve bu işin nasıl başarısız olacağına dair dahiyane fikirler üretmeye yöneltiyoruz. Başarısızlığı sürecin parçası olmaktan çok kaçınılması gereken bir felaket gibi algıladığımızda sorun çoğalıyor. Negatif fikirlerimizle onu durdurmaya çalışarak, onu başarısızlıktan ve bu girişimden koruma sorumluluğunu üstleniyoruz. Kendi hayal kırıklıklarımızı, kendi öğrenilmiş çaresizliklerimizi ve cam tavanlarımızı istemeden ve çoğunlukla fark etmeden onlara aktarıyoruz. Yani bu senaryonun yerine göre kurbanıyız yerine göre zalimi.
Söylemeye çalıştığım o ki, yeni bir fikirle yola çıkan kişi için zorluklar sadece işin kendisiyle ilgili değildir. Olası eleştirilere dayanıklı olmak çok kritiktir. Özellikle, başarının henüz görünür olmadığı emekleme dönemi doğal olarak daha kırılgan bölgedir. Henüz başarı ödüllerinin gelmeye başlamadığı azimle çalışma döneminde, kendinize inanca ve motivasyona ihtiyacınız varken, yıkıcı eleştiri almak yönünüzü değiştirebilir. Öte yandan size göre yokuş bitti ve başarı gelmeye başladıysa da artık ihtiyacınız takdir edilmek. Ancak bazen yakın bazen uzak çevremiz bizi sepetin içinde hissettirebiliyor.
Sepetin içindeyken yaşayacağımız negatif duygulara odaklanıp bu yazıyla dertleşmekten öteye gitmeyeceksem kurban psikolojisi beni de yakalamış demektir. Önemli olan çıkış için çözüm üretebilmektir. Herşey önce kabülle başlar. Yengeç sepeti sendromu insan psikolojisinin bir savunma biçimidir. Psikolojik sağlamlığı az olan toplumlarda daha çok ortaya çıksa da dünyanın her yerinde bulunan bir psikolojik gerçekliktir. Sağlıklı bireyin en güçlü savunması, bu toplumsal gerçeği tanıması, kabul etmesi ve karşılaştığı durumlarda kişisel olmayan bir açıdan algılamasıdır. Daha da ileri gidip, Yengeç sepeti sendromunu tüm yolculuğun standart bir faktörü olarak kabul etmek gerekir. Böylelikle birey kendine en uygun başa çıkma yöntemlerini geliştirerek durumu kontrolünde tutabilecektir.
Çevremde yüksek potansiyeline rağmen, kendini ortaya koyduğunda gelecek eleştirilere karşı kırılgan olduğu için risk almamayı yani hiçbir şey yapmamayı seçen çok insan var. Eminim düşündüğünüzde sizin de öyledir.
Bir süredir İngiltere’de yaşayan bir dostum yeni çevresini şöyle anlatmıştı: “Yabancı arkadaşlarıma, şöyle planlarım var, şunları yapmayı istiyorum dediğimde, bana açık bir yüz ifadesiyle bakıyor ve neden olmasın, istersen elbette yaparsın diyorlar. Benim bizim ülkemizden alışık olduğum gibi “Ama şunu da bunu da düşündün mü” diye başlayan moral bozucu ve şevk kırıcı bir konuşma yapan olmuyor.” Keşke daha çok insan ve toplum bunun farkına varsaydı demekten kendimi alamıyorum.
Peki bu psikolojik kavramların “Dirençlilikle” ne ilgisi var?
Önermem şudur: İçinde bulunduğumuz coğrafyada; kurban psikolojisi, mağduriyet kültürü ve yengeç sepeti sendromu çok yaygın. Farklı bir şey yapmaya çalışan, kendinden bir deha veya başarı ışığı sızan herkes ciddi bir muhalefetle, mahalle baskısıyla karşılaşma potasına girmiş oluyor. Bundan kaçış pek mümkün değil. O zaman nasıl çocuğuma hayatla ilgili birçok şey öğretiyorsam, yaşamın bir gerçeği olarak bu tür kavramların varlığını da anlayabileceği en erken dönemde öğretmeliyim.
Bu çocuğuma 2 açıdan oyunu bozma / kontrol etme şansı verir :
1.Hikayenin zalimi olmaması
Öncelikle çocuğumun temel bir farkındalığı olur. Gelecekte bu sendromları taşımamak için bir irade sergileyebilir. Hayatının direksiyonunu tutma sorumluluğunu alır. Başarısız olduğunda başkalarını da kendi yanına çekerek eşitlenmek yerine başarılı olmak için daha akıllı yeni adımlar atmaya yönelir.
2.Hikayenin kurbanı olmaması
İkincisi, kendisine yapıldığında, bu durumu insan olmanın hallerinden biri olarak algılar. Gelen negatif dalgayı, kendi kişiliğinden ve başarı yolundan uzakta tutma akıllılığını gösterebilir. Baştan kabullendiği, hatta zaten beklediği bir darbe olduğundan, hayal kırıklığı minimumda kalır. Üstüne alınmaz, morali bozulmaz, gülümser geçer.
Buyrun size “Dirençlilik”…
🌿 Kendin Olmanın Güveni ve Liderliğiyle,
Ebru Ardıç 🌿
